İsmim ‘Kutsal Bilgelik’ anlamına gelmektedir ve evrensel bilgeliğin kişileştirilmiş hali olan Yaradan’ın dişil ismidir. Evren’in doğumunun (kozmogoni) mecazi bir dille anlatıldığı dişil enerjiyi temsil etmektedir. Şimdi ismimin anlamının mekanımla olan ilişkisini merak ederseniz! Beni dikkatle dinlemelisiniz…

Benim gibi Yaradanın Yeryüzündeki evi olarak tanımlanan mabetler, farklı mekansal düzenlere sahip olsalarda, her biri mekanım gibi büyük Gök kubbenin küçük bir yansıması ve kesiti olarak tasarlanmışlardır. Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’in ve Dünya’nın ilk “Kubbeli Bazilikası” olarak açılmış olsam da, mekanımın tarihi çok daha eskiye dayanmaktadır. Aslında, şehrimin ilk Atası sayılan Byzantion zamanında da kutsal bir mabettim. Burada insanlar binlerce yıldır sevgili İlahlarına sığınmakta ve dua etmekteydiler. Daha önceki dönemlere ait mimari planlarım değişkenlik gösterse de, beni inşa etmiş olan mimarların ortak noktası mekanımın ışığını, rengini ve ölçeğini birbirleriyle uyumlamalarındaki ustalıklarıydı. Niyetleri, mekanımı gezen insanların hissetmelerini istedikleri ulvi bir algıdan kaynaklanmaktaydı. Yaşatmak istedikleri ulvi algı, Gök Kubbe tasarımından başka bir şey değildi. Benden daha önceki yapılarda bu algıyı dikdörtgen bir düzlemin sütunlarıyla dört köşeden merkeze doğru yükselen yarı küresel bir kavis yaratarak sağlamak istemiş olsalarda, dört ayak üzerine oturan tam bir kubbeye kavuşmam mimarlarım Miletli İsidoros ve Trallesli Anthemios sayesinde ancak MS 537 yılında gerçekleşmiştir.

Prokopius’un da tasvir etmiş olduğu gibi Ana nefime adımınızı atıp başınızı yukarıya kaldırdığınızda, kubbemin sanki Gökten altın zincirlerle asılmış olduğunu zannedersiniz. Gördüğünüz gibi mimari açıdan dönemimin mucizesi olan mekanım birçok tarihçiye ve gezgine kubbemle ilgili gerçek üstü yazılar yazdırmıştır. Bu arada, İmparator Justianius’a beni iki kez yıkılmış olduğum yerde tekrar ve daha muhteşem bir mimariyle ayağa kaldırmasına müteşekkirim ama, şehrimin, insanlarının ve kendimin çoğunlukla dini politikalar yüzünden çıkan çatışmalar sonucunda çekmiş olduğumuz acıları görmezden gelemiyeceğim. Halkın yaşamış olduğu işgallerin, inanç değişimlerinin, devrimlerin, ayaklanmaların, çatışmaların, yok oluşların, zorbalıkların, depremlerin ve talanların bıraktığı izler mekanımın bazı köşelerinde halen görülebilmekte. Evet, şehrimin ve halkının yaşadığı her şeyi bizzat kendim de derinden yaşadım. Onların geçirdiği iyi veya kötü değişimlerin hepsi benim mimari gelişimimi de etkiledi. Bu değişimlerin bir kısmından memnun olduğum gibi bazılarından da hiç hoşnut olmadım. Örneğin, Ata şehrimiz Byzantion zamanında mekanımda ilahlara sunulan hayvanları kurban etme geleneği daha sonra Hiristyanlık döneminde devam etmedi. Bu değişimin beni oldukça mutlu etmiş olduğunu itiraf etmeliyim. Mekanımda ister hayvan ister insan olsun kan dökülmesine artık dayanamıyordum.

Beni mutlu etmiş olan bir diğer bir olay da arkaik dönemden itibaren Ana Tanrıçaya adanmış olan mekanımın Hiristyanlık döneminde de bu sefer Hazreti İsa’nın yanısıra annesi Meryem Ana’ya da adanmış olmasıdır. Tabii bu durumu, MS 431 yılında Efes’te toplanan Hiristyanlık konsülünün Meryem Ana’nın kutsallığını onaylamasına ve Meryem Ana’nın resmen Konstantinopolis’in koruyucu azizesi olmasına karar vermiş olmalarına borçluyum. Bir diğer deyişle, Azize Meryem Ana, artık şehrimin yeni tanrıçası (ΜΡ ΘΥ /Theotokos) olmuştur. Tıpkı şehrimin eski kader,  şans ve koruyucu  tanrıçası Tyche’nin betimlemeleri gibi kucağında çocuğuyla (Hz. İsa)  birlikte kraliçe edasında bir tathtta oturur vaziyette, apsisimin tepesindeki yarım kubbede tasvir edilmektedir.  Dönemimin mozaik sanatçıları onun ulvi kişiliğini meleklerin, azizlerin ve imparatorluk ailesinin tasvirlerinden daha yükseğe, yarım kubbeme yerleştirmişlerdir. Bu betimleme Hazreti Meryem’le birlikte bütün kadınlara verilmesi gereken saygıyı da temsil etmektedir.  

Şehrim Konstantinopolis’in sevgili Piskoposu Proklos bir gün bu konuda  şu sözleri söylemiştir; “Artık mutluluk tüm kadınlara gelmiştir. Yüce Theotokos, Azize Meryem Anamız sayesinde artık kadınlar bir seks objesi olarak lanetlenmemektedirler. O kutsal Yaradan’ın tapınağıdır”. O gün, mekanımda bu sözlerin yaratmış olduğu çoşkuyu dün gibi hatırlamaktayım. Daha sonra, her ne kadar bazı imparatoriçeler, prensesler ve soylu kabul edilen bazı kadınlar Meryem Ana’yı kendilerine örnek alarak saygınlıklarını erkeklere kabul ettirmiş olsalar da,  şehrimin diğer kadınları henüz böyle bir hakka sahip değildiler. Halen, daha çok cinsel bir obje olarak görülen kadın, erkeği tahrik ederek günaha sokacak biri olarak kabul edilmekte ve toplumdaki yeri aile içindeki annelik rolü ve dini yaşantısıyla değerlendirilmekteydi.  Kadınlara karşı takınılan bu tutum maalesef mekanım camiye çevrildiğinde de değişmedi. Kilise olarak açılmış olduğum ilk günden itibaren Kubbemin altında her zaman erkekler ibadet ettiler. Kadınlar ise ya üst galerimde ya da yan neflerimde ibadet ettiler. Halbuki kubbemin simgelediği Sema, Büyük Evren iki karşıt ilke olan dişil ve eril enerjinin buluşmasıyla yaratılmamış mıdır? Doğal afetler dışında şehrimin, insanlarının ve mekanımın maruz kalmış olduğu yıkımlar, hep bu erkek ve dişi ayrımcılığının ve inanç farklılıklarının yarattığı dengesizliklerden kaynaklanmamış mıdır?

İşte bu yüzden hayatımda en mutlu olduğum günü size hatırlatmak istiyorum. 1934 yılında, “Yurtta Barış Dünya’da Barış” ilkesini benimseyen sevgili Atatürk, şehrimin yeni ismi olan İstanbul’da beni müze haline getirdi, ve o günden itibaren bir Dünya mirası anıtı olarak evrensel konumuma kavuşmuş oldum. Dünyanın her yerinden farklı inançlara sahip olan kadınlar ve erkekler, hepsi benim kubbemin altında buluşmuş oldular. Yalnız, birkaç gün önce müze konumum elimden alındı. Sesimi duyurmaya çalıştım, ama duyan olmadı. Bu durum beni fazlasıyla üzmekte, çünkü çok yaşlı ve yorgunum. Tabii ki mekanımda ibadet edilmesine karşı değilim, ama ben evrensel bir değerim ve tek bir inanca ait değilim. Çok dikkatli korunarak, ayakta kalmaya, herkese barış ve huzur getirmeye ihtiyacım var. Ancak, bu sayede mekanımda barındırdığım bilgeliği gelecek kuşaklara aktarabilirim.

Kubbemden akan ulvi ışıkların Dünyanın bütün kadınlarına ve erkeklerine ulaşmasını diliyorum.

Mekanıma tekrar adım atmanızı ve uçsuz bucaksız deniz dalgalarını simgeleyen mermer zeminimde ayak seslerinizi duymayı özlemle bekliyorum!

AYA  SOFYA